Archive for the ‘Diyaliz’ Category



HEKİM ÖNERMEDEN ÖKSÜRÜK ŞURUBU KULLANMAYIN

Hekiminiz önermeden öksürük şurubu kullanmayın.
Öksürüğü küçümsememek ve izleminde dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü çoğu zaman önemsenmeyerek “nasıl olsa kendi kendine geçer” denilen öksürükler önemli bir hastalığın belirtisi olabiliyor.

Öksürüğün en çok soğuk algınlığı ve üst solunum yolu enfeksiyonlarından kaynaklandığını söyleyen Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Hişam Alahdab, konuyla ilgili soruları yanıtladı.

Öksürük hangi hastalık habercisidir?

Akut öksürükler, en çok soğuk algınlığı veya üst solunum yolları enfeksiyonlarından kaynaklanır. Öksürüğe yol açan diğer en sık karşılaşılan nedenler; allerjik rinitler, kronik geniz akıntıları, sinüzit, astım, kronik bronşit, alerjik öksürükler ve reflüdür. Akut öksürükle beraber, ateş, pas renkli balgam çıkarma, göğüs ağrısı, bazen bir pnömoninin (zatürre) göstergesi olabilir.

Akut ya da kronik öksürüğün ne zaman önemsenmesi gerekiyor?

Öksürük her zaman önemsenmelidir. Özellikle balgamın veya kanamanın , nefes darlığının veya hırıltının eşlik ettiği öksürük olması durumunda mutlaka hekime başvurmalı. Üç haftadan daha uzun süren öksürükler artık akut sayılmadığı için ileri araştırmayı gerektirir.

Balgamlı öksürük hangi hastalıkların habercisidir?

Balgamlı öksürük genellikle solunum yollarının iltihaplandığı hastalıklarda görülür. Bu iltihaplar akut bronşit, zatürree, tüberküloz gibi hastalıklarda mikrobik veya astım kronik bronşit veya bronşektezi gibi hastalıklarda mikrobik olmayan iltihaplar olabilir. Bazen öksürük kanlı balgam çıkarma ile birlikte de olabilir. Bu durumun en sık nedeni akut bronşit olmakla beraber, akciğer kanseri, bronşektazi veya verem gibi önemli bir hastalığın bulgusu olabilir.

Hastalar bu öksürüğü önemseyemeyebiliyor mu?

Hastalar bazen öksürüğü önemsemeyebilir. Özellikle sigara içenlerde kronik öksürük hastalık belirtisi değil, sigara içmenin neden olduğu sıradan bir durum olarak algılanır. Halbuki, sigara içenlerde kronik öksürük ve balgam çıkarma sigaraya bağlı kronik bronşit belirtileridir.

Sigara ve öksürük ilişkisinden bahsedebilir misiniz?

Sigara içen kişilerde balgamlı olan öksürük sık görülür. İşin kötüsü, sigara tiryakileri bu duruma alışmışlardır. Bunu ‘sigara öksürüğü’ olarak adlandırarak fazla önemsemezler. Aslında bu çok tehlikeli bir durumdur. Zaten kronik bronşit, amfizem ve akciğer kanseri gibi önemli akciğer hastalıkları için risk taşıyan sigara tiryakilerinde, tanıda gecikmenin önemli nedenlerinden biri de öksürüklerini benimsemiş olmalarıdır. Vurgulamak gerekir ki, sadece sigara içmek değil, sigara dumanına maruz kalmak da sağlığa ciddi zararlar verir. Anne ve babanın sigara içtiği evlerde yaşayan çocukların önemli bir kısmında kronik öksürük görülür.

En sık görülen kronik öksürük nedenleri nelerdir?

Birçok araştırma geniz akıntısını, kronik öksürüğün en sık görülen nedenlerinden birisi olarak gösteriyor. Hastalar boğazda akıntı, sıkça boğaz temizleme ihtiyacı, boğazda gıcık hissinden şikâyet ediyor. Bu tarz sıkıntılar yaşayan hastaların bazıları, yakın geçmişte bir üst solunum yolu enfeksiyonu yaşamış olabiliyor. Kronik öksürük nedenlerinden en önemlilerinden birisi de astımdır. Öksürük, bazen astımın tek bulgusu olarak ortaya çıkabilir. Bunun dışında sigaraya bağlı kronik bronşit, bronşektezi, tüberkülozis, reflü ve daha az sıklıkla akciğer kanseri nedeniyle olabilir.

Öksürükle mide hastalıkları arasında bir bağlantı var mı?

Kronik öksürüğün en sık rastlanan üç nedeninden biri reflüdür. Hastada öksürükle birlikte mide yanması, ekşime, ağza acı su gelmesi gibi reflü belirtileri her zaman görülmeyebilir. Mideden yemek borusu yolu ile asidik mide içeriği gırtlağı ve bazen bronşları tahriş ederek kronik iltihaplanmaya ve öksürüğe neden olabilir. Bunu tek belirtisi öksürük olabilir.

Öksürüğün komplikasyonları nelerdir?

Tedavi edilmeyen öksürük, her şeyden önce daha fazla ve şiddetli öksürüğe neden olabilir, başka bir ifadeyle “öksürük öksürüğü arttırır”. Öksürüğü takiben baş dönmesi, geğirme, mide bulantısı ve kusma görülebilir. Kaburga kemiklerinde kırık, kas yırtılmaları, bel kemiğinde çökme kırıkları, pnomotoraks (akciğer zarları arasına hava birikmesi), idrar kaçırma, öksürüğün diğer komplikasyonlarıdır.

Öksürük nasıl tedavi edilir?

Nedeni saptanan öksürüklerin tedavisinde, büyük oranda başarı elde edilebiliyor. Dolayısıyla tüm diğer hastalıklarda olduğu gibi nedene yönelik tedavi uygulanması en doğru yöntemdir. Ancak öksürük rahatsızlık verici ve konfor bozan bir durum olduğu için, nedene yönelik tedavi uygulamaları yanında, öksürüğü kesmeye yönelik tedaviler de hekim tarafından uygulanabilir.

Bilinçsiz öksürük şurubu kullanımı ne gibi tehlikeler yaratır?

Toplumda yaygın olarak kullanılan öksürük şurubu konusunda dikkatli olmak gerekir. Her şeyden önce öksürük şurubu olarak bilinen bu ilaçlar çok çeşitlidir. Her biri değişik etken maddeler içerir. Birçoğu soğuk algınlığına yönelik etken maddelerin birleşiminden oluşurken, bazıları balgam sökücü etkiye, bazıları da öksürük kesici etkiye sahiptirler. Sonuç olarak; biz öksürük şuruplarının, hekim tarafından önerilmedikçe kullanılmasını doğru bulmuyoruz. Örneğin kuru bir öksürükte kullanılan balgam sökücüler öksürüğü artırabilir. Öte yandan balgamlı bir öksürükte öksürük kesici ilaçlar kullanılırsa balgamın atılmasına engel olabilir.

DİŞLERİNİZDEKİ AMALGAM DOLGULAR ZARARLI MI ?

U.M ilk defa saçlarının dökülmeye başladığını fark ettikten sonra geçen 9 yıl içerisinde uzun, sarı saçlarını kaybeder. Arkasından şiddetli baş ağrıları ortaya çıkar. Zaman zaman da okulda kendini kaybetmektedir. U.M 12 yaşında iken gittiği doktoru Romatizma ve Eklem iltihabı teşhisi koymuştur. İştahı yoktur, sık sık gripal enfeksiyon oluşmakta ve sinüzit komplikasyonu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca psikolojik problemler de bu olumsuzluklara eklenmektedir. Yetişkin yaşa geldiği zaman ise kendini ağır bir depresyon tablosunun içinde bulur. Gittiği doktorların hiçbiri tam anlamıyla yardımcı olamamakta ve her şikayet ayrı ayrı değerlendirilip tedavi de ona göre uygulanmaktadır. Hiç kimse bütün bu şikayetlerin aynı nedenden kaynaklandığını düşünmemektedir.

Nihayet günün birinde diş hekimi P.E 160 hasta üzerinde yapmış olduğu bir çalışma kapsamına U.M yi de alır. Diş hekimi P.E çalışmasında; çürük nedeniyle daha önce amalgam dolgu yaptırıp, U.M gibi tedaviye cevap vermeyen değişik şikayetleri olan hastalardaki dolguları çıkartmakta ve hastaların şikayetlerinde bir düzelme olup olmadığını takip etmektedir. Alınan sonuç çarpıcıdır; amalgam dolguların çıkartılmasından sonraki ilk 1 yıl içerisinde hastaların büyük çoğunluğu ( % 83 ) şikayetlerinin “çok iyi” veya “iyi” olduğunu ifade etmişlerdir. Sonuç göstermektedir ki amalgam dolgunun çıkartılması şikayetlerin düzelmesi ve devamlı bir iyileşme sağlamaktadır.

U.M amalgam dolgularının çıkartılmasından yaklaşık 1.5 sene sonra depresyonunun düzeldiğini baş ağrılarının kalmadığını ifade etmekle kalmıyor daha önceki yıllarda, sık sık istirahat alarak çok sevdiği öğretmenlik mesleğini icra etmeyi aksattığı halde bugün mesleğinden ve hayattan zevk alarak çalışmaktadır. Ona 20 yıldan beri hayatı çekilmez, yaşanmaz hale getiren şikayetleri artık yoktur…
Teşhis : Cıva Zehirlenmesi

Cıva ihtiva eden amalgam sadece resimde de görüldüğü gibi dişin çürük olan kavitesinde dolgu materyeli olarak kalmayıp vücuda yavaş yavaş yayılarak kronik cıva zehirlenmelerine de neden olabilmektedir. Bu çalışmalar ile paralel olarak cıva zehirlenmesi ile ilgili diğer bazı yayınları da özetliyecek olursak;

Hayvan deneyleri göstermiştir ki, cıva çok hızlı bir şekilde vücuda yayılarak hassas organları olumsuz etkileyebilmektedir. Kanadalı bilim adamlarının koyunlar ve maymunlarda yapmış oldukları amalgam dolgulardan yaklaşık 1 ay sonra mide, barsaklar, böbrekler ve diş etlerinde cıva birikimlerine rastlanmış ve koyunlarda böbrek fonksiyonları % 50 oranında yavaşlamıştır.
İnsanlar üzerinde yapılan otopsi çalışmalarından sonra beyin ve böbreklerde cıva birikimleri tespit edilmiş ve kişinin ağzında ne kadar fazla miktarda amalgam dolgu varsa o oranda da beyin ve böbreklerde fazla cıva bulunmuştur.
Hannes Stähelin ve Gianfranco Olivieri isimli araştırmacılar daha önce amalgam kullanılarak dolgu yaptırmış olan ölmüş Alzheimer hastalarının normal insanlarla kıyaslanmasında laboratuvar çalışmaları ile göstermişlerdir ki cıva Alzheimer hastalığı oluşmasında önemli rol oynamaktadır. Ayrıca Parkinson ve MS konusunda da araştırmalar devam etmektedir.
Ayrıca cıva, anne karnında iken bebeği de olumsuz etkilemektedir ve anne ne kadar cok miktarda amalgam taşıyorsa plasenta ve anne sütü de o kadar fazla etkilenmektedir.

ADET DÜZENSİZLİĞİNE KARŞI BİTKİSEL KÜRLER

adet düzensizliği, adet düzensizliği sebepleri, adet düzensizliği için, doğum sonrası adet düzensizliği, adet düzensizliği nedenleri, maranki adet düzensizliği, ahmet maranki adet düzensizliği, adet düzensizliği tedavisi, doğumdan sonra adet düzensizliği, kadınlarda adet düzensizliği, kızlarda adet düzensizliği, adet düzensizliği neden olur, adet düzensizliği tedavi, genç kızlarda adet düzensizliği, kadın adet düzensizliği, adet düzensizliği nedir, adet düzensizliği gebelik, adet düzensizliği hamilelik, adet düzensizliği ilaç, emzirme adet düzensizliği, kadın hastalıkları adet düzensizliği, spiral adet düzensizliği, adet kanaması düzensizliği, ibrahim saraçoğlu adet düzensizliği

ADET DÜZENSİZLİĞİNE KARŞI BİTKİSEL KÜRLER

ŞEKER HASTALIĞINA KARŞI BİTKİSEL ÖNERİLER
Şeker hastaları soğan, sarımsak ve pırasadan uzak kalmasın

Geçen hafta pırasanın kolesterol ve şeker hastalarında yararlarını ortaya koyan yeni bir çalışmadan bahsetmiştik. Pırasanın kardeşi olarak tanımlayabileceğimiz soğan ve sarımsağın ise bu tip etkileri çok daha önceden biliniyordu. Nitekim bu konuda yürütülen deneysel çalışmalar da bu bilgileri doğrulatıyor. Bir çalışmada deneysel olarak şeker hastalığı oluşturulmuş sıçanlarda sarımsak özütü verilmesi ile şeker hastalarında önemli şikayetler arasında yer alan kalp-damar rahatsızlıkların önlenebileceği bildiriliyor. Bir diğer araştırmada, sıkılarak elde edilen soğan suyunun üç şeker hastasında yemek sonrası yükselen kan şekerinin kontrol altına alınmasını sağladığı gözlenmiş. Yürütülen deneysel çalışmalar soğan ve sarımsak içerisinde bulunan organik kükürtlü amino asit bileşiklerinin (S-metil ve S-allil sistein sülfoksitler) etkili olduklarını ortaya koyuyor.

Yeni yayımlanan bir çalışmada deneysel olarak şeker hastası yapılmış sıçanlar üzerinde şimdiye kadar yürütülmüş deneysel çalışmaların birlikte değerlendirilerek etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlanmış. Deney hayvanlarında sarımsak ekstresi, soğan ekstresi ve etkili oldukları bildirilen bileşenleri S-metil sistein sülfoksit, S-allil sistein sülfoksit ve diallil trisülfit ayrı ayrı 28-45 gün süre ile uygulandıktan sonra kan şekeri, vücut ağırlığı değişimi, plazma toplam kolesterol ve toplam trigliserit, iyi huylu kolesterol (HDL-C) ve karaciğer glikojen seviyeleri takip edilmiş. Yapılan değerlendirmede incelenen tüm değerlerde soğan ve sarımsak ile etkili bileşenlerinin belirgin etkisi gözlenmiş. Ancak soğan ekstresinin sarımsak ekstresine göre kan şekeri kontrolünde daha yüksek etki gösterdiği, etkili bileşenleri S-metil sistein sülfoksit, S-allil sistein sülfoksit’in kan şekeri kontrolü ve ağırlık kontrolünde etkisinin soğan ekstresinden daha yüksek olduğu sonucuna varılmış.

PİŞİRMEDEN YİYENLER, DİKKAT!

Bu bakımdan, özellikle tansiyon düşürücü veya kan sulandırıcı olarak sarımsak hapı kullanan şeker hastalarının kan şekerini kontrol etmeden kan şekerini düşürücü ilaç kullanmamamaları gerekiyor. Soğan için ise pişirmeden yenildiğinde aynı şekilde dikkatli olunmasını öneririm. Pişirildiğinde ise etkili kükürtlü bileşikler önemli ölçüde bozunarak etkinliğini kaybettiğinden risk azalıyor. Esasında buna risk demek pek doğru bir ifade değil, şeker hastalarının kan şekerini doğal yollarla, diyet ve besinler ile konrol altına alabilmeleri ideal bir durum. Sadece kan şekeri seviyesini düzenli olarak kontrol etmek, gerekmiyorsa ilaç almamak yeterli.

Deneysel çalışmalar, bilimsel olarak aynı ailenin fertleri (Allium türleri) olan pırasa, soğan ya da sarmısağın insan sağlığı bakımından ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Yukarıda bahsedilen deneysel çalışmaların sonuçları düzenli olarak ve uzun süreli kullanımlar ile gözlenen değerlere dayanıyor. Günlük beslenmemizde mümkün oldukça sık ama abartmadan bu üç kardeşe yer vermemiz akılcı bir yaklaşım olacaktır.

* YÜKSEK KOLESTROL VE ŞEKERE KARŞI PIRASA

Prof. Dr. Erdem YEŞİLADA
Sorularınız İçin : eyesilada@yeditepe.edu.tr
| Yorum Ekleyin | 24.12.2009 | Erdem Yeşilada | Kalıcı Link | Arkadaşına Gönder
GENÇ KIZLARDA ADET GECİKMESİNİN NEDENLERİ
Yüzünde tüylenme var ama adet görmedi

Kızım ekimin 25′inde 18 yaşına girdi. Ancak sorunumuz büyük, hâlâ adet görmedi. Yüzünde tüylenmeler oldu. Sizce ne yapmak gerekir?

CEVAP Prof.Dr. Derin KÖSEBAY : 18 yaşında adet olmaya başlayan genç kızlar vardır. Ama genelde bu yaşta hâlâ adetler başlamamışsa bir sorun olduğu düşünülebilir. Bunun anlaşılması da ancak muayene ve sonra istenecek test sonuçlarını değerlendirmekle mümkün. Adet olmamanın pek çok nedeni var. Öncelikle anatomik bozukluklar düşünülmeli. Mesela rahmi olmayan veya rahim, yumurtalığı olmayan biri adet göremez. Bazen kızlık zarı tam kapalı olur ve aslında adet kanaması olduğu halde bu dışarı akamaz, vajina ve rahim içinde birikebilir. Rahim ve vajina bazen koskoca bir kist şeklini alır. Bunun dışında çeşitli hormonal bozukluklar nedeniyle de adet kanaması başlamamış olabilir. Bunların hepsi yapılacak muayene ve istenecek testler sonucunda anlaşılabilecek şeyler.

Vajinamın iç dudakları çok büyük ve sarkık

Vajinamın iç dudaklarım büyük ve sarkık. Bekarım, ileride görsel açıdan sorun yaratacağını biliyorum. Estetik yaptırmak istiyorum ama klitorise ameliyatta zarar verildiğini ve klitoral orgazmı azalttığını duydum. Sizce doğru mu? Ne olur “Yaptırma” demeyin. Ama klitorise zararlıysa yaptırmam.

Cevap Prof.Dr. Derin KÖSEBAY : Dış genital organlardaki şekil bozukluğunu öncelikle doktor değerlendirmeli. Birçok kere yaşadığımız gibi yeterli bilgi sahibi olmayan biri kendisinin normal olmadığı düşüncesine kapılarak müracaat etmiş ve doktor gözü ile ortada hiçbir sorunun olmadığı görülmüştür. Eğer hakikaten normalden çok farklı bir durum varsa, o zaman cerrahi bir müdahale gerekli olabilir. Labium Majüs denen dış dudaklar operasyonla küçültülebilir ve bunun hastaya ileriki hayatında hemen hiçbir kötü etkisi olmaz.

Ara kanamalarım memedeki myom yüzünden mi?
35 yaşında, 19 senelik evli bir kadınım. 2 çocuk annesiyim. Mamografi çektirdim ve benim iki memede de birkaç tane myom görüldü. En büyüğü 6 mm çıktı. Sonucu genel cerraha gösterdim, “3 ay bekle, tekrar bakalım” dedi ve ilaç veya başka bir şey önermedi. Ara kanamalarım olduğunu söyledim. “Bu normal, myomdan çok rahatsızsan bir kadın doğuma uzmanına git istersen” dedi. Bu normal mi?

Cevap Prof.Dr. Derin KÖSEBAY : Meme kadınlar için çok önemli bir organ. Dış görünüşü estetik açıdan tamamlayan kadın figürünün çok önemli bir parçası ama hastalıkları da aynı oranda çarpıcı… 8 kadından biri hayatının bir döneminde meme kanseri ile tanışıyor. Meme kanserinin erken tanısında mamografi denen radyolojik inceleme son derece önemli. Bu inceleme ile çok ufak tümörlere bile tanı koymak mümkün. Pek çok kadının memesinde ufak kistler olabildiği gibi fibroadenom denen iyi huylu kitleler de olabiliyor. Memede her görülen kitle veya kist ameliyatla almaya kalkılsa memede pek çok ameliyat izi olacak ve bunlar mamografide ciddi bir hastalığın teşhisini güçlendirecektir. Bu nedenle çok gerekmedikçe, memedeki ufak kitleler ameliyat edilmez, ancak izlenir. Doktorunuz da bu nedenle 3 ay sonra tekrar muayene olmanızı söylemiş. Düzensiz kanamalarınıza gelince; mutlaka bir kadın doğum uzmanına muayene olun. Memedeki problem ile düzensiz kanamalar apayrı şeyler.

Prof.Dr. Derin KÖSEBAY
Sorularınız İçin :
derin.kosebay@memorial.com.tr

- Kürtaj sonrası adet sorunu
- Gebelik için ne kadar süre gerekli?
- Menopozda Kanama Varsa
- Çikolata Kisti İçin Ameliyat Şart mı?
- Rahim ağzı yaraları ve tedavisi
- Yumurtalık kisti
| Yorumlar (1) | 21.12.2009 | Derin KÖSEBAY | Kalıcı Link | Arkadaşına Gönder
YÜKSEK KOLESTROL VE ŞEKERE KARŞI PIRASA
Yüksek kolesterol ve şeker hastaları PIRASA yemeli…
Pırasa, Latince bilimsel adıyla allium porrum, kış mevsimde sık olarak tükettiğimiz sebzelerden biri. Soğan (allium cepa) ve sarımsak (allium sativum) ile aynı bitki ailesinden olmasına karşılık sağlık için yararları daha az bilinmekte. Daha doğrusu, sağlığımız için yararlı olduğunu bildiğimiz halde, üzerinde yürütülen deneysel çalışma sayısı soğan ve bilhassa sarmısak gibi akrabalarına oranla çok daha az. Geçen yıl yazdığım bir yazıda pırasanın farelerde kan şekerini belirgin bir şekilde düşürdüğünü ortaya koyan bir deneysel çalışmadan bahsetmiştim. Deney hayvanlarına iki hafta süreyle pırasa özütü uygulandığında bu etkinin şeker hastalarının kullandığı kimyasal ilaçlar (glibenklamid grubu) kadar kuvvetli olduğu bildirilmişti.

Bilimsel araştırmalar arasında yine pırasayla ilgili bir başka deneysel çalışma dikkatimi çekti. Pırasa tavşanlarda yüksek kolesterolü düşürücü etki göstermiş. Aslında yüksek kolesterol şeker hastalarının önemli bir kısmında karşılaşılan ciddi bir sorun. Deneysel çalışmada tavşanlara üç ay süreyle yüksek kolesterollü besin diyetiyle birlikte üç farklı miktarda pırasa özütü verilmiş.

Üç ay sonunda yapılan ölçümlerde pırasa özütü verilen tavşanlardan alınan kan örneklerinde yapılan ölçümlerde, pırasa özütü verilmeyen ama yüksek kolesterol diyeti ile beslenenlere oranla total kolesterol, LDL ve VLDL gibi kötü kolesterol değerlerinde belirgin bir azalma, buna karşılık iyi huylu (HDL) kolesterol değerlerinde ise artış sağlandığı görülmüş.

EN AZ SOĞAN KADAR ETKİLİ

Pırasanın etkisi uygulanan pırasa özütü miktarı arttıkça kuvvetlenerek yüksek pırasa özütü verilenlerin total kolesterol ve LDL- ve VLDL-kolesterol düzeylerinde yüzde 80’leri bulmaktadır. Bu hiç de küçümsenmeyecek bir yarar. Araştırıcıların yaptığı değerlendirmede damar sertliği (ateroskleroz) oluşumu riskinin düşük miktar özüt verilenlerde yüzde 47, yüksek miktarda özüt verilenlerde ise yüzde 86 civarında azaltılabileceği bildirilmektedir.

Pırasanın yararlarının akrabaları soğan ve sarmısaktan daha az olduğu söylenemez. Yeni yayınlanan ve deneysel bulguların değerlendirildiği bir inceleme yazısında (Current Urology Reports), soğan, sarmısak ile birlikte pırasanın da prostat kanserinden korunmak amacıyla sık kullanılmasının yararlı olabileceği ifade ediliyor.

Pırasanın yüksek kolesterol ya da şekeri düşürmek veya kanserden korunmak için yararları uzun süreli kullanıldığında ortaya çıkabildiği görülüyor. Diğer taraftan, yüksek kolesterolü düşürmek için sulu alkollü özütü, yüksek kan şekerini düşürmek için ise sulu özütünün etkili olduğu tespit edilmiş.

Dolayısıyla, pırasanın etkisinin farklı bileşenlerine bağlı olduğu düşünülebilir; flavonoitleri ve kükürtlü bileşenleri vd. Bilindiği üzere soğan, sarmısak ve lahana, brokkoli gibi kükürtlü bileşenler bakımından zengin sebzelerin kanserlerde koruyucu etkisi bulunduğu deneysel olarak ortaya konulmuştur. Muhtemelen pırasanın da bu tip bileşenlerinin etkili olabileceği düşünülebilir.

UZUN SÜRE KULLANILMALI

Kükürtlü bileşiklerin etkisini göstermesi için enzim ile etkili bileşenlerine dönüşmesi önemlidir. Bu bakımdan kükürtlü bileşenler bakımından zengin gıdaların ateş üzerinde pişirilmesi onların etkisini kaybetmesine yol açabilir. Benim önerim pırasanın parçalandıktan sonra buharlı pişiricilerde kısa süre pişirilmesi ve tüketilmesi. Ancak bahsettiğimiz yararlarını göstermesi için her gün pırasa yemek de sanırım pek mümkün değil! Bence pırasayı bıktırmayacak bir sıklıkta tüketmek en akılcı yaklaşım.

Prof. Dr. Erdem YEŞİLADA
Sorularınız İçin : eyesilada@yeditepe.edu.tr
| Yorum Ekleyin | 20.12.2009 | Erdem Yeşilada | Kalıcı Link | Arkadaşına Gönder
ADET DÜZENSİZLİĞİNE KARŞI BİTKİSEL KÜRLER
Prof.Dr. İbrahim SARAÇOĞLU’ndan Adet düzensizliğine karşı bitkisel kürler
Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, adet düzensizliğine karşı testere dişli arslanpençesi bitkisiyle uygulanan bu iki kürü tavsiye ediyor.

Testere dişli arslanpençesi

Arslanpençesi (Allcemilla vulgaris, Lady’s mantle, Frauenmantel)
Özellikleri:

● Bayanlarda tüylenmeye karşı
● Östrojen hormonu yükseltici
● İltihaplı eklem romatizmasına karşı
● FSH hormonu yüksekliğine karşı
● Adet düzensizliğine karşı

Kürleri Uygulamadan Önce Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

1) Testere dişli arslanpençesi yaprak ve sapları beraberce kullanıldığında ishale karşı etkili olabilmektedir. İshal olmayan birisi onun çayını içtiğinde kabız olurum endişesine de kapılmamalıdır. Çünkü kabızlık yapmaz. Bağırsağın perisaltik hareketlerini yavaşlatır ve kontrol altına alır. Hareketli bağırsak sendromu (irritable bowel syndrome, ibs) şikâyeti olanlara iyi bir yardımcıdır.

2) Zor kapanan yaralarda veya ameliyat sonrası ameliyat yaralarının hızlı bir şekilde kapanmasında iyi bir yardımcıdır.

3) Sık sık anemi (demire bağlı kansızlık) yaşayanlara haftada en az beş-altı kez bu bitkinin çayını içmelerini tavsiye ederim.

4) Erken menopoza girme yatkınlığı gösteren bayanların yardımcısıdır. Genç kızlar ve kadınlar adet düzensizliği yaşıyorsalar, testere dişli arslanpençesi mükemmel bir yardımcıdır. O, aynı zamanda kadınlık hormonlarının dengelenmesinde de yardımcıdır. Rahimde oluşmuş miyom veya miyomların neden olduğu ara kanamaları da durdurabilme ve kontrol altına alabilme gücüne sahiptir.

5) Adet dönemlerinde fazla kan kaybına uğrayan veya adetleri uzun süren bayanlara bu bitkiyi öneririm.

6) Testere dişli arslanpençesinin ebter ve/veya GOD tohumların tarımının yapıldığı alanlara yakın bölgelerde yetişenlerin kullanılmaması gerektiğini önemle belirtmekte fayda görüyorum. Ülkemizde, GOD tohumlarla her ne kadar tarım yapılmıyorsa da, ne acıdır ki, sebzede %95 ebter tohum tarımı yapılmaktadır.

7) Oniki yaş altı çocukların herhangi bir kürü hekimlerine danışmadan uygulamalarını kesinlikle önermiyorum.

Kür 1: Adet düzensizliğine ve tüylenmeye karşı
Üç-dört gram (bir tatlı kaşığı) kurutulmuş testere dişli arslanpençesi kaynamakta olan bir bardak (150-200 ml) klorsuz suya atılır. Kısık ateşte on dakika kaynatmaya devam edilir. Daha sonra soğumaya bırakılır ve ılıyınca süzülür. Bir ay boyunca her gün bir su bardağı içilir. Bir aydan sonra bir hafta ara verilir. Bir hafta aradan sonra aynı şekilde bir aylık kür tekrar edilir. Ve kür sonlandırılır. Kürün en uygun içim zamanları sabah kahvaltısından iki saat sonra veya öğleden sonra aç karnına içmektir.

İleride adet düzensizliği tekrar ederse, kür 1 aynı şekilde tekrar edilir.

Kür 2: FSH hormonu yüksekliğine karşı
Üç-dört gram (bir tatlı kaşığı) kurutulmuş testere dişli arslanpençesi kaynamakta olan bir bardak (150-200 ml) klorsuz suya atılır. Kısık ateşte beş dakika kaynatmaya devam edilir. Daha sonra soğumaya bırakılır, ılıyınca süzülür. Bir ay boyunca her gün iki defa bir su bardağı içilir. İlki kahvaltıdan iki saat sonra, ikincisiyse akşam yemeğinden iki saat sonra içilir. Her defasında taze hazırlanması şarttır. Bir aydan sonra bir hafta ara verilir. Bir hafta aradan sonra aynı şekilde bir aylık kür tekrar edilir. Ve kür sonlandırılır.

Eylül Hamileliklerinde Daha Çok Erkek Bebek Doğuyor

Eylül Hamileliklerinde Daha Çok Erkek Bebek Doğuyor

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı tarafından 2 bin 155 anne adayı ile yapılan araştırmada, eylül ayında hamile kalan annelerin erkek çocuğa sahip olma olasılığının yaklaşık iki kat daha fazla olduğu belirlendi.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Osman Demirhan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, anne adaylarına kız ya da erkek çocuk isteyip istemediklerini soran jinekologlar tarafından, Çin takvimine göre annenin yaşı ve gebe kaldığı ayın bebeğin cinsiyeti üzerindeki etkileri konusunda bilgi verildiğini söyledi.
Demirhan, birçok kadın doğum uzmanının tavsiye etmesine karşın bu takvimin açıklanabilir bir bilimsel izahının bulunmadığını ifade etti.
Annenin gebe kaldığı ay, yaşı, bazı çevresel faktörler ile alkol ve sigara kullanımının cinsiyet üzerine etkisi ve önerilen Çin takviminin doğru olup olmadığını ortaya çıkarmak için çalışma başlatıklarını belirten Demirhan, ”Bu kapsamda ÇÜ Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’na gelen 2 bin 155 anne adayı ile fakültenin Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Genetik Ünitesinde amniyosentez ile bebeğin doğum öncesi cinsiyet tayini ve anket çalışması yaptık” dedi.
Demirhan, araştırmada, anne adaylarının hamile kaldıkları ayın bebeğin cinsiyeti üzerinde Çin takvimi ile ilgili herhangi bir ilişki bulunmadığının ortaya çıktığını ifade etti.
Araştırmada, eylül dışındaki diğer aylarda istatistiksel olarak herhangi bir fark gözlenmediğini kaydeden Demirhan, şöyle konuştu:
”Ancak, eylül ayındaki erkek-kız oranı diğer aylara oranla oldukça yüksek bulundu. Eylül dışındaki diğer aylar esas alındığında, erkek-kız oranı yaklaşık bire bir çıkarken (yüzde 50,5 erkek ve yüzde 49,5 dişi), bu oran eylül ayında erkek cinsiyeti yönünde yaklaşık iki katına yakın bir oranda saptandı (yüzde 64,2 erkek ve yüzde 35.8 dişi). Bu durum, eylül ayında hamile kalan annelerin erkek çocuğa sahip olma şanslarının yaklaşık iki kat daha fazla olduğunu ortaya çıkardı.”

-BİYOLOJİK RİTMİN ETKİSİ-

Demirhan, eylül ayında ‘’sıcaklık düşüşü, gün uzunluğunun azalması ve yağışların başlaması” gibi mevsimsel değişikliklerin insanın biyolojik ritminde değişiklik yarattığına dikkati çekerek, ”Mevsimsel ritm canlılarda seks oranını etkilemektedir. Biyolojik ritmde oluşan değişimin, Y kromozomu taşıyan spermin daha hızlı hareketine, dolayısıyla erkek cinsiyet oranın artmasına neden olduğu söylenebilir” dedi.
Demirhan, annenin kaldığı ev, yayla ve yazlık, alkol ve sigara alışkanlıklarının bebeğin cinsiyeti üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığını da sözlerine ekledi. (AA)

Kronik Diyalizde Tedavi Seçimi

Hastanın tıbbi, demografik ve psikososyal durumu göz önünde bulundurularak kronik diyaliz tedavisi planlanır. Diyaliz tedavisi uygulanan hastalar içinde SAPD tedavisi uygulanan hasta oranı ülkelere göre değişmektedir. Günümüzde daha yaygın olarak uygulanan kronik diyaliz yöntemi hemodiyaliz tedavisidir.

Hemodiyaliz tedavisinin avantajları

  • Hastanın diyaliz tedavisi ile haftada 2-3 kere 4-6 saat ilgilenmesi, diğer zamanlarda serbest olması.
  • Metabolik dengeyi daha az etkilediği için şişmanlığın daha az sorun olması.
  • Malnütrisyon ile daha az karşılaşılması.
  • Hastaneye yatma gereksinimi daha az olması.
  • Karına ait komplikasyonların görülmemesidir.

SAPD tedavisinin avantajları

  • Periton kütle (solüt, solute) transferinin dengeli ve devamlı olması.
  • Haftada 3 kez yapılan standart hemodiyalize kıyasla, orta ve büyük moleküllü üremik toksinlerin haftalık klirenslerinin daha yüksek olması.
  • Hastaların önemli bir çoğunluğunda eritrosit kütlesinde artış sağlayarak, hemoglobin konsantrasyonunu artırması.
  • Daha az diyet ve sıvı kısıtlaması, buna karşılık hipertansiyonun daha etkili kontrolu.
  • Hastanın daha bağımsız olması.
  • Hepatit C bulaşmasının daha az olması.

Akut Diyalizde Tedavi Seçimi

Günümüzde, akut diyaliz tedavisinde tercih edilen diyaliz yöntemi hemodiyalizdir. Hemodiyaliz, plazma sıvı ve solüt kompozisyonunu periton diyalizinden 4-8 kat daha hızlı düzeltir. Bu durum hemodinamik açıdan dengesiz hastalarda problem yaratabilir. Günümüzde akut periton diyalizi sadece hemodinamik açıdan dengesiz hastalarda uygulanabilir. Akut diyaliz tedavisinde alternatiflerden birisi de yavaş-sürekli yöntemlerdir; böbrek 2 1 yetmezliği olan bazı hastalarda sorun üre, kreatinin gibi artık ürünlerden ziyade sıvı birikimi olabilir. Hastalar parenteral beslenme, antibiyotik uygulaması, kan transfüzyonu gibi nedenlerle günde 3-5 litre sıvı alabilirler ve bu hastalarda bir hemodiyaliz seansı esnasında 3-5 litre sıvının uzaklaştırılması sorun yaratabilir.

Periton Diyaliz

Periton diyalizini gerçekleştiren periton membranı; kapiller endotel, bazal membran, gevşek destek dokusu ve mezotel hücresinden oluşur ve bu membranın yüzeyi erişkinde yaklaşık 2.2 m2 dir. Peritonun kan akımının 70-110 ml/dakika olması ve kan basıncı düşünce kan akımının korunması peritonun diyaliz için uygun bir membran olmasını sağlar. Diyalizat ısısının peritona verilmeden önce vücut ısısına getirilmesi periton diyalizinin üre klirensini yaklaşık % 35 artırır. Periton diyalizinin gerçekleşmesi için 3 temel unsura gereksinim vardır; bunlar kateter, uygun formülde diyalizat sıvısı ve kateter ile diyalizat arasında bağlantı sistemidir.

Diyaliz Tedavisi

Diyaliz tedavisi kronik veya akut olarak uygulanabilmektedir. Akut diyalizde hemodiyaliz yöntemi, periton diyalizi veya yavaş-sürekli yöntemler  uygulanabilmektedir.

Kronik diyaliz tedavisindeyse periton diyalizi veya hemodiyaliz uygulanabilmektedir.

Kronik hemodiyaliz tedavisi hastanın kalan böbrek fonksiyonlarına ve diyetle aldığı protein miktarına bağlı olmak üzere haftada 2-3 kez 4-6 saat süre ile uygulanır. Yetersiz diyaliz bu hastalarda morbidite ve mortaliteyi artıran önemli bir nedendir. Hemodiyaliz tedavisi uygun cihaz ve ekipmanla evde veya hastanede yatak başında da yapılabilir.

En yaygın kronik periton diyalizi yöntemi SAPD’dir. Sürekli Ayaktan Periton Diyalizi, periton boşluğuna doldurulan diyalizatın birkaç saatlik bir dengelenme süresinden sonra, yenisi ile değiştirildiği basit bir yöntemdir.

Genellikle günde dört kez yapılan işlem, hasta tarafından ve hastane dışında gerçekleştirildiği için, SAPD tedavisinin başarısı eğitimi de içeren alt yapının yeterliliğine bağlıdır.Devamlı periton diyalizi SAPD dışında da değişik şekillerde uygulanabilir.Bunlardan başlıca iki tanesi aşağıda belirtilmiştir.

  1. CCPD (Continuous cyclic peritoneal dialysis, Devamlı devirli PD): Hastanın bir makine aracılığı ile gece 1-2 saat aralarla diyalizatı değiştirilir, gündüz karnı boş veya dolu olabilir.
  2. IPD (Intermittant peritoneal dialysis, Aralıklı PD): Haftada 3-4 kez, 8-12 saat, 1-2 saat aralarla diyalizat değiştirilir ve diyalizat değişimi için makine kullanılır.

Diyaliz Nedir

Diyaliz nedir

Böbrek yetmezliği yaşayan kişilerde, vücutta birikmiş olan atık madde ve sıvıların yarı geçirgen bir zar (membran) ile temizlenme işleminin yapılmasıdır.

Diyaliz tedavisi yöntemleri

  • Hemodiyaliz
  • Periton diyalizi

Diyaliz işlemi nasıl olur

Diyalize giren kişilerin öncelikle yaşam sürelerinin uzaması sağlanmış daha sonra ise yaşam kalitesinin artması sağlamıştır. 30-40 sene evvel ilerlemiş böbrek yetmezliği olan hastalar haftalar hatta günler içinde kaybedilirdi. Dünya’da en uzun süre diyalize girmiş kişinin rekoru 38 yıl ile Japon  bir hastaya aittir ve halen yaşamını diyaliz ile sürdürmektedir. Türkiye’de ise 2005 yılı sonu rakamlarına göre tahmini 35.000 kişinin yaşamlarını diyaliz tedavisi ile sürdürmektdir. Santrifüzleme işlemi ile ayrılamayan, çökemeyecek kadar çok küçük tanecikleri (çapları 1-100 nm arasında değişen kollit tanecikleri) içeren sıvı-katı karışımları ayırmak için diyaliz işlemi uygulanmaktadır. Diyalizde, delik çapları 1-5 nm olan hayvan derisi, selofan, parşömen gibi süzgeç görevi gören yarı geçirgen bir zar kullanılmaktador. Bu zarda bulunan deliklerden küçük moleküller geçebiliyorken daha büyük olan moleküller (kolloidler ve/veya proteinler ) geçememektedir. Diyaliz böbrek hastalığı olan kişilerin tedavisi için kullanılmaktadır. Kan, yüzey alanı çok geniş olan bir diyaliz zarından geçirilirmektedir. Metabolik atık olan küçük moleküller bu zardan geçmektedir. Protein molekülleri, (kan plazmasının gerekli bileşenleri) çok büyük olmaları sebebi ile zardan geçemezler ve kanda kalırlar. Büyük moleküller diyaliz tüpü içerisinde hapsedilmiş olarak kalırken, küçük moleküller ise full geçirgen olan zardan iki yönede hareket etmektedirler.

saglik TopOfBlogs
TOPlist